1980’li ve 1990’lı yıllarda gençlik veya en azından çocukluk dönemlerini geçirmiş kitleler (ki ben de o güruh içerisindeyim) Seattle’lı Queensryche ve New York’lu Dream Theater isimli grupları hemen bilecektir. Rock müziğin kaliteli ve melodik altyapılı yapıldığı bu dönemlerde Seattle’dan yükselen The Warning (1984), Rage For Order (1986), Operation: Mindcrime (1988), Empire (1990), Promised Land (1994) albümleri; ayrıca New York’tan yükselen Images and Words (1992), Awake (1994), A Change of Seasons (1995), Falling Into Infinity (1997), Metropolis Pt. 2 – Scenes From A Memory (1999) gibi albümler müzik tarihine altın harflerle ve büyük başarılar ile damgasını vurdu.
Ancak hepimiz o yıllarda bir de alternative rock sound’unun da ön plana çıktığı grupları gördük ve tanıdık. 1990’ların henüz ilk yarısında Seattle’da adına “grunge” denilen “alternative sound” ve alternative rock’ın çeşitli farklı türevleri müzik piyasasına giderek daha çok hakim olmaktaydı. Amerika menşeili Soundgarden, Pearl Jam, Nirvana, Stone Temple Pilots, İngiltere menşeili Oasis, Blur gibi yeni gruplar dönemin yabancı müzik kanallarında baş köşeye yerleşmişti. Sanki 1980’lerin hard rock’ı, progressive rock’ı, glam rock’ı, heavy metal’i, trash metal’i bir anda unutulup gitmişti. Bu dönemde artık yepyeni gruplar ve onların isyankar, muhalif, pesimist, içine kapalı ve protest şarkıları her yerde çalınıp söylenir olmuştu. Bu yeni grupların da müziğe yeni bir renk getirdiğine şüphe yok tabii ki. Ancak temel sorulardan birisi de şuydu: “Peki ya şimdi eski sound’da müzik yapan gruplar ne olacak?” Cevap bazı gruplar için erken geldi, bazı gruplar için ise biraz geç…

images (3)Queensryche, kendi memleketleri Seattle’dan yükselen grunge müziğin çekim alanına 1997’e kadar karşı koyabilmiş ve 1997 yılında ise bu girdaba katılarak Hear In The Now Frontier isimli alternative rock albümü piyasaya sürmüştü. Sonuç ise grup için hüsran olmuştu. Albüm, beklenilenin çok altında sattığı gibi, turne sırasında EMI America iflas ettiğini açıklamış, grup da turnenin geri kalanını kendi bütçesinden karşılamak zorunda kalmıştı. Ancak en kötü haber henüz gelmemişti ve kapıdaydı. Grubun kurucu gitaristi, bestecisi, hatta gruba adını veren Chris DeGarmo, 1998 yılında gruptan ayrıldığını resmen açıklamıştı. Ve bundan sonra Queensryche da kendini uzun yıllar boyunca toparlayamadı. Q2K (1999), Tribe (2003), Operation: Mindcrime II (2006), Take Cover (2007), American Soldier (2009), Dedicated To Chaos (2011) gibi alternative sound’un daha ön planda olduğu albümler piyasaya süren grup bir de Dedicated To Chaos turnesinde iç kavgalara düşmüştü. Vokalist Geoff Tate; grubu, aile şirketi gibi yönetmekle, ayrıca artık bütün canlılığını, heyecanını ve katılımcılığını yitirmiş olan Queensryche seyircilerine sahneden hakaret etmekle suçlanıyordu. Kuliste ise yumruklaşmalar ve küfürlermeler hat sahfadaydı. Bütün bunlar vokalistin, diğer elemanlar (Michael Wilton, Eddie Jackson ve Scott Rockenfield) tarafından mahkemeye verilip gruptan atılmasına kadar süren uzun bir süreci de beraberinde getirdi. 2013 yılında Queensryche, Crimson Glory’nin eski vokalisti Todd La Tore ile yoluna devam etme kararı aldı. Gruptan kovulan Geoff Tate ise önce ayrı bir Queensryche isminde bir grup kurdu, ancak mahkeme, bu ismin Wilton, Jackson ve Rockenfield’da kalmasına hükmetti. Geoff Tate ise bu nedenle 2014 yılında kendine Operation: Mindcrime isimli yeni bir grup kurdu.
Şüphesiz Todd La Torre, Queensryche ve progressive rock severler için ilginç bir ses, özellikle de Geoff Tate’in sesine alışmış olan geleneksel Queensryche hayranları için. Ancak, Tate’in progressive rock’a olan mesafeli duruşu ve artık başka türlerde müzik ya da müzikal yapma arayışları, Todd La Torre’un, şimdilik grup için en ideal vokalist olduğu gerçeğini de göstermektedir. La Torre’un mikrofonu kapmasıyla 2013’te Queensryche isimli ondördüncü stüdyo albümünü yapan grup, Ekim 2015’te de Condition Human isimli onbeşinci stüdyo albümünü yayınladı. Bu son iki albüm, uzun süredir progressive rock yapmayan Queensryche’ı geri getirdi ve eski Queensryche’ı özlemle bekleyen progressive rockseverlerin de yüzünü güldürdü. Her ne kadar Rage For Order, Operation: Mindcrime, Empire ve Promised Land dönemlerini mumla arasak da Queensryche’ın eski melodik ve çok sesli altyapıya dönmesini sevinçle karşılamak gerekir. Yani grup, aslına rücu etti desek yerindedir. Arrow of Time, Guardian, Toxic Remedy, Eye9, Bulletproof, Hourglass, Condition Human iddialı parçalar arasında.

 

images (2)

Gelelim ikinci büyük grubumuz Dream Theater’a… 1990’lı yılllar “Rüya Tiyatrosu” için büyük başarılarla dolu bir dönem olmuştu. Yeni bin yıl ise, grup için daha sorgulayıcı, durağan, karamsas ve içine kapalı albümlerin yayınlanacağı dönem oldu. 11 Eylül’de New York’ta İkiz Kuleler’e yapılan saldırı, New York’lu grubu derinden sarstı ve bu olayların gölgesinde belki de en karamsar albümlerinden birisi olan 2 CD’lik Six Degrees of Inner Tirbulance kaydını 2002 yılında yayınlandı. Ardından 2003’te Train of Tought, 2005’te Octavarium, 2007’de Systematic Chaos, 2009’da Black Clouds & Silver Linings albümleri yayınlandı. Bu albüm ayrıca grubun kurucu üyesi ve davulcusu Mike Portnoy’un da gruba vedası niteliğindeydi. 2011’de grup, Mike Mancini’yi yeni davulcu olarak seçti ve Dramatic Turn Of Events albümü ile yoluna devam etti. 2013’te grup kendi ismini verdiği Dream Theater isimli albümünü yayınladı.
Ocak 2016’ya geldiğimizde ise grup, yepyeni ve uzun bir albümle hayranları karşısına çıktı. The Astonishing isimli albüm, iki ayrı bölümden oluşmakta ve grup elemanlarının verdiği ilk açıklamalara göre Game of Thrones dizisinden ve Star Wars serisinden esinlenilmiş. Albümde, modern zaman toplumundaki teknolojik otomasyonun, aynı anda her yerde olabilmesi gerçekliğini negatif bir ütopya (dystopia) manzarası sunarak gerçekleştirme yoluna gidilmiş. Gerçekten başarılı ve senfonik bir albüm oluşuyla Metropolis Pt. 2 – Scenes From A Memory, Six Degrees of Inner Tirbulance, Train of Thought ve Octavarium esintileri hafif hafif hissedilmekte. Ancak yine de albümü tam anlamıyla sindirebilmek ve şarkıları tam anlamıyla anlayabilmek için her iki bölümü de birkaç kez dinlemekte fayda var. Birinci bölümde Dystopian Overture, Gift of Music, A Better Life, Lord Nafaryus, A New Beginning ve The Road To Revolution iddialı şarkılar arasında. İkinci bölümde ise 2285 Entr’acte, Moment of Betrayal, The Path That Divides, Hymn of A Thousand Voices, Our New World ve Astonishing sıkı parçalar arasında.
Umarız, hem Ryche Kraliçesi üyeleri hem de Rüya Tiyatrosu üyeleri, bundan sonraki albümlerde melodisiz ve sıkıcı bestelerle kendilerini tekrar etmek yerine, ilk dönemlerindeki gibi melodik alt yapılı bestelere daha çok yer ayırırlar.

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz